Perşembe , Ekim 17 2019
Biraz da felsefe diyorsanız....

Hay Bin Yakzan ve Robinson Crusoe Üzerine

 #3226818  gönderen Ishtar
 28.05.2015 - 22:50:04
Hay Bin Yakzan ve Robinson Crusoe Üzerine

Hikaye anlatma, eskilerin tabiriyle tahkiye her kültürde var olan bir anlatım yöntemi. Hikâye yüksek hakikatleri soyutlama ile anlamakta güçlük çeken zihinlere muhayyilelerini devreye sokarak bahse medar hakikatleri fehmin seviyesine indiriyor, anlaşılır kılıyor. Ancak her milletin mitolojileri, efsaneleri farklı olduğu gibi hikâyelerinde öne çıkardıkları unsurlar da değişkenlik arz ediyor. Almanların Nibelungen destanı, Fransızların Chanson de Roland destanı, Rusların İgor efsanesi ila ahir… Bu destanlarda güç, yiğitlik, merhamet, iktidar, savaş, iyilik, kötülük, adalet gibi ilke kavramlar belli bir hiyerarşi içinde arz-ı endam ediyorlar. Kimi millet birini daha çok öne çıkarıyor, kimi diğerini. Niteliklerin tümü itibariyle evrensel olan, bu niteliklerin hangisinin önde tutulduğuna göre de yerel olan hikâyeler oluşuyor. Hikâyeler Jung’un arketipler dediği temel karakterler üzerine oturuyor. Her insanın kahraman saydığı önemsediği arketip farklılaşabiliyor. Bu sadece ferd için değil millet için de en üst anlamı ifade eden bir sembol halinde nesilden nesle aktarılıyor.

 Ahlak Felsefesi çalışırken iki metni karşılaştırmalı okumamız isteniyor. Bunlardan biri Endülüslü filozof İbn Tufeyl’in 12.yüzyılda yazdığı Hay bin Yakzan, diğeri ise İngiliz yazar Daniel Defoe’nin 18. yüzyılda yazdığı Robinson Crusoe. Gerçi Avrupa’da Robinsonad adı verilen hikaye biçiminin Hay bin Yakzan etkisiyle başladığı söyleniyor ancak bu iki hikayeyi de okuyanlar için bu iki zatın arasında bir adada yaşamaları dışında pek bir ortak özellik bulunmayacağı aşikardır. Bu iki hikaye de neşet ettikleri iklimin izlerini taşıyorlar. İki farklı kültür, iki farklı varlık tasavvuru, iki farklı bilgi ve etik yaklaşımı gözler önüne seriyorlar.

Hay bin Yakzan bir anlatıya göre adada özleşmiş bir çamurdan güneşin pişirmesiyle ortaya çıkıyor, bir anlatıya göre dışarıdan bir yerden bebekken adaya bırakılıyor. Daha ilk sayfalarda başlayan bu çok seçenekli anlatı, tek tip anlatılara, tek tip doğru arayıcılarına meydan okurcasına, bize insanın dünyaya geliş hikayesine ilişkin birden fazla yol, olasılık sunuyor. Bir tek yazarın elinden çıkmış alternatifli hikaye başlangıcı aynı zamanda o yazının yazıldığı kültürde, Endülüs’te, nasıl çok sesli, çok fikirli, çok ekollü bir bilim ve fikir hayatı olduğuna dair bir ipucu sunuyor. Belli ki bugünkü gibi türden türe değişme içermese de aynı tür içinde o zaman için tekamül diyebileceğimiz bir tür evrimle çamurdan meydana gelen insan anlayışı ve dışarıdan(cennetten) dünyaya indirilmiş insan anlayışı, aynı metnin içinde, beraberce barış içinde var olabiliyorlar. İki durumda da yaratılışın nasılını açıklama çabası var, kim yarattı sorusuna ilişkin bir tartışma değil. Hangisi doğru olursa olsun ikisi aynı kitabın kapakları arasında yerlerini alıyorlar ve bu da kavgaya sebep olmuyor.

Hay adada bir ceylan tarafından büyütülüyor. Yalnız, bu nedenle hayvanlar gibi yaşıyor, onları taklit ederek büyüyor. Ancak büyüdükçe akli melekeleri gelişiyor ve birçok yönden onlardan farklı oluşunu fark ediyor. Bir ölümle karşılaşıyor. Birçoğumuzda olduğu gibi ölümle karşılaşması onda hakikate dönük bir arayış serüvenini başlatıyor.  Issız bir adada dilsel yetisi olmayan, bu nedenle kavramsal düşünemeyen bir insan hakikate ilişkin tefekkür edebilir mi? Bu soru baki. Ancak belli ki İbn Tufeyl bunun mümkün olduğunu düşünüyor, ama daha da önemlisi bu meseli bizim önümüze çok çeşitli bereketli yorumlara kaynak olacak biçimde koyuyor.

Hikayeyi uzun uzun anlatmayacağım, zira okunmaya ziyadesiyle değer, bu yaşıma dek niçin okumadığımı bilmediğim kıymetli bir hikaye. Tartışılacak çok yönü var elbette, temelde felsefi ve hikemi bilginin vahyin getirdiği bilgi ile mukayesesini içeriyor. Ancak burada Hay’ın doğa içindeki tavrı ve ilk insanla, Absal’la karşılaşması üzerinde durmak istiyorum.

Hay adanın bir parçası, bir mağarada yaşıyor. Canlılığa verdiği değerden ötürü zaruret miktarınca az yemeye çalıştığı hayvanlardan giysi yapmış. Adada yaşayabilmek için gerekli günlük işleri yapması dışında kendini teorik düşünceye, etrafındaki doğayı incelemeye ve bunlar üzerinden tefekkür etmeye, hayvanların ya da bitkilerin yaralanmadan suya erişememeye kadar en küçük bir sorunu olsa onlara yardım etmeye çalışan, varlığın ardındaki gerçekliği, kendi varoluşunun anlamını arayan bir insan. Hay doğaya onun efendisi gibi davranmıyor. Onun parçası, dostu, onun yardımıyla anlamı bulmaya çalışan bir güzel niyetle yöneliyor doğaya. Onun verdiği ile kanaat ediyor, aç gözlülük yapmıyor, hatta ihtiyaçlarını bile zaruret miktarınca sınırlıyor.

Bir gün adaya bir başkası geliyor. Absal. Absal şehirden gelmiş ve inziva arayan bir adam. Dini pratiklerini sükunet içinde yerine getirmek, derin derin kutsal kitabı okuyup tefekkür etmek, riyazet ve perhizle Allah’a yönelmek arzusuyla adaya geliyor. Burada Hay’la karşılaşıyor. Karşılaşma şiddet içermiyor. Güvenlik kaygısı barındırmıyor. ‘Burası benim adam, sen nereden çıktın?’ sorusunu taşımıyor. Bilakis ‘li tearefu’(tanışasınız diye) hükmünce aralarında bir tanışma vuku buluyor. Hay Absal’a adayı gezdiriyor, yaşam olanaklarını gösteriyor. Absal ona dil öğretiyor. Tabi ki daha önce hiçbir insanla karşılaşmamış Hay dille düşünmeyi bilmiyor. Sonra Absal ona vahyi buyrukları ve dini pratikleri bildiriyor. Hay bunları alıyor uyguluyor. Ancak Hay da Absal’a tefekkürüyle, inzivayı ve riyazetiyle bulduğu hakikatlerden bahs ediyor, böylesi bir bakış açısı ile de Absal ilk kez karşılaşıyor. İbn Tufeyl geleneksel olarak bir dinin müntesibi olan bir insanın felsefi hikemi bilgi ile karşılaştığında ondan neler öğrenebileceğini gösteriyor bize Hay’ın Absal’a öğrettikleriyle.

Kurdukları ilişki bir eşitler ilişkisi. İki insan da bildiğini diğerine aktarıyor. Bu esnada bir gocunma yaşamadıkları gibi birbirleri üzerinde bir iktidar oluşturmaya da kalkmıyorlar. Yazık ki bizim zamanımızda böylesi iktidar oluşturmayan ilişki biçimlerine az rastlanıyor. Ahlak öteki ile karşılaşmada ortaya çıkıyor ve Hay da Absal da birbirlerine karşı birbirlerinin varoluşuna, bilgeliğine, anlamına hizmet eden tarzda katkı sunuyorlar. Tanışıyorlar, yardımlaşıyorlar, birbirlerinin eksiklerini tekmil ediyorlar. Böylece ayrı ayrı eksik olan iki insan da kemale ulaşma imkânı buluyor. Burada kuşkusuz vahiyle felsefeyi eşitliyor değil İbn Tufeyl, ancak bir vahyin müntesibi olan ve bu gelenek içinde yetişmiş bir müminin dünya kavrayışını, hikmetin kendisine tefekkür, riyazet ve ilhamla verildiği donanımlarını son kapasitede kullanmış bir insanı karşılaştırıyor. Bu mukayese bize İbn Rüşd’ün sonraları “Felsefe ve din aynı anneden süt emen iki kardeştir” deyişini anımsatıyor. Burada felsefe modern dönemlerin değil klasik dönemin hikmetle(sofos) karışmış felsefesi.

İnsanın hayatında kendisiyle kesintisiz ilişkide olduğu 3 şey var: Tanrı, doğa, insan. İbn Tufeyl’in hikayesinin kahramanı Hay, bu üç unsurla da ilişkisini değer verme ve ahlaki davranma üzerinden kuruyor. Bunun için aklı, duyguları, vicdanı, muhayyilesi ila ahir tüm latifelerini doğru işleten bir insan olması kâfi geliyor. Allah da onun bu titiz tavrına kendi başına elde edemeyeceği vahyi bilgiyi ona ıssız bir adada bile olsa ulaştırarak tamamlıyor. Hay da doğadaki diğer varlıklarda olmayan akıl gibi üstün vasıfların kendisinde olduğunun farkında. Ancak bu onda doğayı sömürmeye yol açmıyor. Hay öteki insanla da güvenlik kaygısı, şiddet, bencillik, haz üzerinden ilişki kurmuyor. Diğerini kendi mülkünden atmaya da çalışmıyor, bu meyve ağaçları benim toplayamazsın da demiyor. Adanın kıt kaynakları ancak beni besliyor nüfus arttı burası ikimize dar gelir de demiyor. Çünkü dünyayla böyle bir mülkiyet ilişkisi kurmuyor, bilakis ünsiyet ilişkisi kuruyor. Bunlar modern dönemde doğa bunca tahrip edilmiş, tüketim çılgınlığı bir vampir gibi hem doğanın hem de bizim kadar tüketmeye güç yetiremeyen öteki insanın iliklerini emmişken bize bambaşka bir pencere açıyor. Okuyucusuna doğayla, insanla ve Tanrı’yla farklı bir ilişki biçimi mümkün olduğunu fısıldıyor.

Bu seferlik bununla iktifa edelim, bir sonraki yazıda altı asır sonraya Endülüs’ten yukarıya İngiltere’ye çıkalım ve Robinson’un
adasını konuşmaya çalışalım.

M.İslam Tufan